dar bir açıdan..

Rene Guenon

23/3/2006


Rene Guenon (1886-1951)



Rene Guenon'u 15 Kasım 1886 da doğduğu Blois (Fransa) şehrinden 7 Ocak 1951 de vefat ettiği Kahire'ye (Mısır) kadar takip etmek, bu yorulmak bilmez dimağın hayatından kesitler sunmak gibi bir şey yapalım istedik. Hayatı hakkında yeterince Türkçe kaynağın olmayışı ve Guenon'un kendisinin hayatı hakkında bilgi vermekte ketum oluşu ve nerede ise son yirmi yılını tam bir inziva hayatı içerisinde geçirmesi etraflı bir yazıya meydan vermiyor. Fakat sanal ortamda Guenon hakkında türkçe fazla bir bilgi bulamadığımızdan dolayı böyle bir işe girişelim dedik. Katolik doğan, ökült ve ezoterik bir çok akımı içerden tanıyan, bir dönem Mason olan ve gerçek masonluğu anlatan kitaplar yazan, hinduizmi araştıran, hinduizmden islama yol bulan ve son yirmi yılını tam olarak islami bir çizgide yaşayan Şeyh Abdulvahid Yahya'dan bahsetmek Avrupa'nın modernlik kültünün yıkılışını da seyretmek olacaktır. Kendinden sonra ismiyle anılacak bir "ekol"un kurucusu kabul edilebilecek ve bir çok kimsenin dolaylı yoldan islamla tanışmasına vesile olmuş, bir çoğununda kendi dinlerinin özünü hakikatini kavramalarını sağlamış biri olan Rene Guenon kimdir?

Guenon çok az konuşan hele kendi hakkında hiç konuşmayan biridir. Çocukluk ve gençlik dönemlerine dair fazla bir bilgi mevcut değildir. O niceliğin, bireyciliğin egemen olduğu bir çağda nesnelliğ ile öne çıkmış biridir. Koyu katolik bir mimarın (Jean-Baptiste Guenon) oğlu olarak Blois'te 15 Kasım 1886'da doğar. Tam ismi Rene Jean-Marie_Joseph Guenon'dur. Çok zayıf doğduğu için sağlığı pek yerinde değildir. O'na teyzesi Bayan Duru bakar. Bir öğretmen olan teyzesinden ilk eğitimini alır. 1902'de edebiyat, 1903'te felsefe eğitimi alır. 1904'te matematik bölümüne kaydolur. Sağlık sorunları ve hocalarının tavsiyesi ile 1904 sonlarında Paris'e Rollin Kolejine kaydolur ve matematik eğitimini burada devam ettirir. Saint Louis adasında 18. yy'dan kalma bir binada bir oda tutar ve yaklaşık 25 sene burda kalır.



Klasik eserler kendini tatmin etmemeye başladığında o sıralar pek revaçta olan okültik ve neo-spritualist çevrelere girer. Daha sonraları okültik çevrelerle irtibatını keserek Thebah Mason Locasına kabul edilir. 1914'te bu locadan ayrılacaktır.Hindistandan gelen bir gurup ile tanışması ve bu guruptan kitaplardan öğrenemeyeceği bir çok şeyi öğrenmesi bu döneme rastlar. 1909 yılında Gnostik Kilise'ye girer ve Palengenius adıyla psikopos olur. İlk yazılarında bu adı kullanır. bu sıralarda tanıştığı iki kişi onun hayatının dönüm noktası olur. Leon Champrenaud ve Albert de Pouvourville . Leon Champrenaud Abdulhak ismini alarak müslüman olmuş biridir. Albert ise Taoisttir. Guenon iki arkadaşı ile birlikte "La Gnose" dergisini kurar . Bu dergi 1909-1912 yılları arasında yayın yapar. Guenon ilk yazılarını burda yayınlar ve çevresi ona "büyük metafizikçi" ünvanını verir. La Gnose'de yazılar yazan AbdulHadi isminde sonradan müslüman olmuş John Gustaf Agueli vasıtasıyla Sufilik yolunu öğrenir. Muhtemelen AbdulHadi 1907'de Kahire'de Şeyh Abdurrahma Aliş el-Kebir' e intisab etmiştir 1910' da tanışan iki dost 2 sene hep beraber olur. Abdulhadi İsveç'e dönerken tüm yazılarını Guenon Palengenius'a devreder. Guenon 1912'de ilk evliliğini yapar. Yine bu yıl AbdulHadi vasıtasıyla Şeyh Abdurrahman Aliş el-Kebir'den feyz alarak Müslüman olur ve adını AbdulVahid Yahya olarak değiştirir.

Şazeliye tarikatı gibi Rene Guenon'da Muhyiddin ibni Arabi'den büyük ölçüde etkilernir. Rene Guenon'un satır aralarını okuduğumuzda sanki ibni Arabi okuyormuşuz hissine kapılırız. Sanki İbni Arabi'nin yakın bir müridi dirilmiş bu köhne çağda etrafına ışık saçıyor gibi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yapan Guenon 1917'de Cezayir'e Fransızca öğretmeni olarak atanır ve bir yıl kaldığı Cezayir'de mükemmel derecede Arapça öğrenir.



İnsanlığın büyük bir savaşın içinden çıktığı, büyük imparatorlukların (başta Osmanlı) yıkıldığı bir dönemdi yaşanan. Ateizm ve materyalizm en güçlü çağını yaşıyor, ahlak çökmüş durumda. İnsanın maymundan geldiği aksi ispatlanamaz bir gerçek gibi sunuluyor ve "milletin âkılları" bu safsatalara inanıyor. Din ayaklar altında dindarlık sadece boş duygusal sapmalar olarak görülüyor. Artık insanlık hep ileriye gidecek, bir daha asla savaş olmayacak zannediliyor. "bugün dünyanın şanlı şafağında bulunmaktayız" diyecek kadar kör insanlarla dolu bir dünya. Uydurdukları "ilerleme" mefhumuna kökten bağlı bu güruh dünyanın artık mükemmele gideceğine o kadar inanamaktadır ki yaklaşık 20 yıl sonra milyonlarca insanın öleceği bir savaştan tamamen habersizdirler. Guenon din karşıtlarının zafer çığlıklarına boğulan bir dünyada Din'in metafiziğin soluğu olacaktır batı dünyasında. Osmanlı topraklarında Bediüzzaman'ın yaptığını bambaşka bir şekilde Rene Guenon batıda yapacaktır.

1928'de eşini ve teyzesini kaybeder. Bu yıllarda "Voile D'Isis" dergisinde Frithjof Schuon ile birlikte yazılar yazmaktadır. Bu dergini ismini daha sonraları 1933'te "Etudes Traditionnelles" olarak değiştirecektir. Guenon yine bu yıllarda Mısırlı Hasan Ferid Dina ve eşi Amerikalı Marie Dina ile tanışır. Guenonun eserlerinden faydalanan bu zatlar Guenon'u araştırma yapmak için Kahire'ye gitmeye ikna ederler.

5 Mart 1930'da Bayan Dina ile birlikte 3 aylığına Mısı'a giderler. üç ay sonra Bayan ina geri döner ama çalışmalarını bitiremeyen Guenon burada kalır. Bir kaç kez Fransa'ya geri gidip işlerini düzeltmek istemesine rağmen geri dönemez. Kahire'de gizli bir hayat sürmeye başlar. Adresini Fransa'daki hiç bir kimseye vermez. Bazı düşmanlarının (muhtemelen masonlar) kendisini zehirleteceğini veya kendisine büyü yapacağından çekinerek bir kaç dostu dışında kimseye yerini söylemez. Zaten burda sıradan bir Mısırlı gibi hayat sürmektedir "Şeyh AbdulVahid Yahya" . Önce Şeyh Selame Radi daha sonra Şeyh Muhammed İbrahim'in sohbet halkalarına katılır. El Marife dergisinde arapça makaleler yazar. ("Nefsini Bil" ve "islam uygarlığının Batıdaki etkisi" )Arapça olarak ve AbdulVahid ismini kullanarak tek yazdığı yazılar bu dergideki yazılardır.



1934'te Şeyh Muhammed İbrahim'in kızıyla evlenir. 1937'de kayınbabasını kaybedince Kahire dışındaki Dokki mahallesine taşınır. "Villa Fatıma" ismini verdiği bu beyaz evde ömrünün geri kalanını geçirecektir.

Villa Fatıma

Romatizmaya yakalanır ve uzun süre hareket yeteneğini kaybeder 1938 de iyileşir fakat bir yıl sonra tekrar hastalığı nükseder. Martin Lings (Şeyh Ebubekir Siraceddin) , Fritjhof Schuon (Şeyh İsa Nureddin), müslüman olmuş bir Amerikalı olan Şeyh AbdulGafur ve Fransız Şair Lamartine'in torunu Bayan Valentine de Saint Point (müslümandır ve ismi Ravheya Nureddin'dir) Guenon'u kısa sürelerle ziyeret ederler. 1944'te Hatice, 1947'de Leyla, 1949'da Ahmet isminde çocukları dünyaya gelir. Marco Pallis ve A.K.Coomarasvamy'nin oğlu da kendisini ziyaret edenler arasındadır. Şeyh Ebubekir'in (Martin Lings) ısrarlarına rağmen doktor kontrolunu reddeder. Hep halk ilaçlarını kullanır. Bir defalğına Martin Lings'in getirdiği müslüman bir doktorun kendisine bakmasına izin verir. 1950 sonlarında kan zehirlenmesi nedeniyle bacaklarında yaralar açılır bu yaralar bitkisel ilaçlarla tedavi edilir. Hastalığı ilerler ve 7 Ocak 1951 de Hakk'ın rahmetine kavuşur. Ölmeden önce yattığı yerden zorlukla doğrulmuş ve son sözünü söylemiştir : " En- Nefsu Halas. Allah! Allah!" (nefis kurtuldu). Vefatından bir kaç ay sonra dünyaya gelen oğluna O'nun ismi (AbdulVahid) verilmiştir.






Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Sonsuz ve Sınırı Belirsiz

18/3/2006


Rene Guenon'nun da sık sık belirttiği gibi (1) modern bilimler aslında geleneksel bilimlerin tahrife uğramış kalıntılarından başka birşey değildir. Bir çok kimse matematiği bunun dışında tutmuş matematiğin soyut yapsından hareketle kadim bilimlerden en geniş manada izler taşıdığından bahsetmişlerdir. Fakat bu bir aldatmacadan başka birşey değil. Şimdiki matematik her ne kadar kendini biraz olsun geleneksel kutsal bilimlere (scentia sacra) yaklaştırmışsada temelindeki modern yozlaştırmadan dolayı kutsal bilimlere taban tabana zıttır.

Harfler seslerin elbisesidir derler. Aynen bunun gibi sayıların elbisesi de rakamlardır. Peki sayıların vücudu nedir? Geleneksel bilime göre her sayı bir şekil ile ifade edilir. Bu hiyeroglif şekller zamanla bozularak şimdiki bildiğimiz rakamlara dönüşmüştür. Sayı aslında bir işlemler yığınını ifade etmez. Modern bilim gibi tamamen ampirik kökenli değildir. Sayı bir gerçekliği hakikati ifade aracıdır. Bütün "simgeler" gibi sayılarda söz ile ifade edilemeyen "Hakikat" in şekillerle akla yaklaştırılmasını sağlar. Her harfin ilahi bir kökeni olduğu gibi her rakamsal seklinde ilahi bir kökeni vardır.. Bunlar rastgele oluşturulmuş bir şekiller yığını değildir. Her harf ve şekil bir gerçekliği bir varoluş düzeyini temsil eder. Görünen alemden varlığın mana boyutlarına bir işarettir.

Matematiksel manada "sonsuz" diye ifade edilen şey aslında gerçek sonsuzu göstermez. Bu sadece "sınırı belirsiz"dir.. Sonsuzu ifade eden matematiksel şeklinde gösterdiği gibi.. Sonu belirsiz sonlunun sınırlının uzatılmış genişletilmiş halinden başka bir şey değildir. Bu mantığa göre her n sayısından daha büyük bir n+1 sayısı vardır. Bu yanlış belirleme modern insanların zihninde şu soruyu doğurmuş :" Tanrı kendinden daha büyük bir şey yaratabilir mi?" Bu kadar mantıksız ve soranın akli melekelerinden şüphe edilecek bir soru böylece mantık kisvesine bürünmüş olur. Tüm modern zihniyet tamamen materyalist bir zihniyetle inşa edilmiş modern bilimlerin bir yansımasından başka bir şey değildir. Hiç alakasız gibi görünen bir bağ vardır bazen aralarında. Bu soruyu soran kimse sonsuzdan daha büyük bir şeyin olmasının saçmalığının asla farkına varamaz. Çünkü onun zihinsel yapısı tamamen modern matematiğin cürufu arasındadır. En tehlikesiz görülen modern bilimlerin en soyut ilmi matematiğin bile insan zihninde yaptığı bu onarılması zor tahrip diğer modern bilimlerin zihne yaptığı tesiri anlamada bir ölçü olabilir. Daha çocuk yaşlarda zihne uygulanan bu profan bombaların etkisi çok korkunç olur: Her şeyi anlayabileceğini zanneden ve fakat madde dışında her şeye gözleri kapalı bir mahluk.

Sonsuz kavramını tanımlamaya kalkışmak açıkça mantık dışı bir harekettir. Sonsuz adı üstünde hiç bir şey ile sınırlanamaz. Onu anlatmaya çalışan her tarif bir tahdid bir sınırlamadır ve bu haliyle sonsuzu anlatmaktan uzaktır. Ve gerçekte sonsuz varlığın dışında bir varlığın olması da akıl dışıdır çünkü başka bir varlık sonsuzun sınırlandırılmasından başka bir şey olamaz ve buda sonsuz kavramının yapısına terstir. "Var olan her şey O'nun gölgelerinin gölgelerinin gölgeleridir."

Sonsuzu modern matematiğin etkisi ile bir nicelik olarak kavramak onun arttırılabilir ve eksiltilebilir bir şey olmasını gerektirir. Bu ise Tanrı fikrinin modern insan zihninde sorgulanmasının asıl sebebidir. Fakat hakikatte "sonsuz" ne artar ne azalır. Bu "sınırı belirsiz" mantığı ile yıkanmış bir zihnin anlayamayacağı bir şey olsada. Bu yanlış tarifin sonunda matematikte sonsuzdan büyük sayılar kümesi bile icad edilmiştir . Hatta o kadar ki bir biri ile çakışmayan farklı sonsuzlar türetilmiştir.

(sıfırın ve sonsuzun sayı olmadığı , negatif sayıların mantıksızlığı)



1: Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar (Rene Guenon) - insan yayınları
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Fütuhât-ı Mekkiyye

20/2/2006


Ibni Arabi hazretlerinin en önemli kitabı olan Fütuhat-ı Mekkiyye türkçeye çevriliyor.
İbni Sina'nın kitaplarını türkçemize kazandırmaya devam eden Litera Yayıncılık tarafından başlatılan projede İbni Arabi'nin kendi el yazısı ile yazılmış nüshadan Osman Yahya tarafından neşr edilmiş kitap çeviri için esas alınmış.

Fütuhât 37 Kitap (sifr) 6 Fasıl ve 560 Babdan oluşan devasa bir eser. 18 Cilt olarak yayınlanacağı söylenen eserin birinci cildi çıktı. Kitap, daha önce Sadreddin Konevi, Abdülgani Nablusi ve Ebul-Ala Afifi tercümelerinden tanıdığımız Ekrem Demirli Bey tarafından tercüme ediliyor. Bir takım eksiklikleri de olsa bu hayırlı iş için Ekrem Demirli Bey'e, Litera Yayıncılık'a ve projeyi madden ve manen destekleyen Macitler Grup'a teşekkür ederiz..



Kitap hakkında bilgi için tıklayın
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ruhu'l-Kuds 2

4/12/2005

Muhyiddin ibni Arabi'nin Ruh'l-Kuds adlı eserinden bir hadisi aşağıya aktarıyorum. (ibni Arabi kitapta ravi zincirini belirtmiş.)
Said bin Zeyd'den: "Resulallah'ın Usame b. Zeyd'e dönerek şöyle dediğini duydum. " Ey Usame! Cennet yolundan ayrılma. Bu yol hakkında kuşkuya düşüp ondan geri kalma. Usame şöyle dedi: "Ya Resulallah! Bu yolu en hızlı şekilde kat etmeyi sağlayan şey nedir?" Buyurdu ki : " Kavurucu sıcaklarda susuz kalmak, nefsi dünya lezzetlerinden alıkoymak. Ey Usame! Bu durumda oruç tut. Çünkü oruç insanı Allah'a yaklaştırır. Allah'a Allah için yemeyi kesen oruçlunun ağız kokusundan daha sevimli gelen bir şey yoktur. Eğer ölüm sana geldiğinde karnın aç, ciğerin susuz olmasını yapabiliyorsan bunu yap. O zaman ahiretteki en şerefli menzillere kavuşur, Nebilerle beraber olursun. ruhun onların yanın avardığı için sevinirsin ve cebbar olan Allah sana salat eder, esenlik bahşeder. Ey Usame! Aç midelerin sahiplerinin kıyamet gününde Allah katında seninle davalaşmalarından sakın. Ey Usame! Etleri eriyen, derileri rüzgarda ve sam yellerinde kavrulan, ciğerleri susuzluktan kuruyan bu yüzden gözleri kayan kulların bedduasından sakın. Çünkü Yüce Allah'ın nazarı, onların üstündedir ve melekler de onların heybetlerinin etkisi altındadır. Depremler ve fitneler onlarla yönlendirilir." Sonra Rasulallah ağlamaya başladı, inlemeleri gitgide artmaya başladı. İnsanlar onunla konuşmaktan korktular. Göklerden başlarına bir felaket geldiğin sandılar. Sonra Rasulallah şöyle dedi:"Yazıklar olsun şu ümmete. İçlerinde Allah'a itaat eden biriyle karşılaştıkları zaman, sırf Allah'a itaat ediyor diye bu adamı nasıl öldürebilirler!!?" Bunun üzerine Ömer şöyle dedi:"Ya Rasulallah! İnsanlar o zaman islam üzere mi olurlar" "evet" dedi."O zaman kendilerine Allah'a itaat etmeyi emrettiği için Allah'a itaat eden birini nasıl öldürürler?" Buyurdu ki : "Ey Ömer! İnsanlar yolu terk eder, görkemli bineklere biner, en yumuşak elbiseler giyer, fars oğlanları onlara hizmet ederler. Erkekleri ,bir kadının kocası için süslenmesi gibi süslenirler, kadınların açılıp saçılması gibi açılıp saçılırlar, kıyafetleri kralların kıyafeti, dinleri ise Kisra ve Hürmüz'ün dinidir. Temel özellikleri geğirmektir onların. Üzerinde aba olan belleri bükülmüş, susuzluktan nefislerini boğazlayan Allah dostları onlarla konuştukları zaman, hemen yalanlanırlar ve Allah dostlarına şu karşılığı verirler: Sen şeytanın arkadaşı ve sapıklığın başısın. Allah'ın bahşettiği süsleri ve temiz rızıkları haram kılıyorsun.. Bunlar bie bilgileri olmaksızın Allah'ın kitabını okurlar ve Allah'ın velilerini aşağılarlar."
" Bil ki Ey Usame! Kıyamet gününde Allah'a en yakın olan insan, dünyada iken hüznü, susuzluğu ve açlığı en uzun olan kimsedir. Bunlar gizli iyilerdir. (Ricalul Gayb?) Görüldükleri zaman kimse onlara yaklaşmaz, gözden kaybolduklarında kimse onları aramaz. Ama toprak parçaları onları bilir. Gök ehli arasında tanınırlar. Yeryüzü ehlinden gizlenirler. İnsanlar şehvetlerle nimetlenirken, onlar açlık ve susuzlukla nimetlenirler. İnsanlar yumuşak elbiseler giyerken, onlar kaba giysiler giyerler. İnsanlar rahat döşeklerinde yatarken, onlar alınları ve dizleri üzere uyurlar. İnsanlar gülerken onlar ağlarlar. Allah onlara dünya ve ahiret zorluğunu birlikte tattırmaz. Onlar için cennet vardır.Yeryüzü onlardan huzur duyar. Komşuları onlardan razıdır. İnsanlar peygamberlerin fiillerini ve ahlaklarını terk edip zayi ederken onlar muhafaza eder. Onları göremeyince yeryüzü ağlar. Allah, onları barındırmayan bir bölgeye gazap eder. Ey Usame bir bölgede onları gördüğünde bil ki, o belde halkı onların varlığı sayesinde güvendedir. İçlerinde onlar gibileri bulundukça Allah bir kavme azap etmez.... Onlar ahiret faziletini istediler güçleri yettiğince dünyadaki yiyecek ve içeceği terettiler. Köpeklerin leşe saldırması gibi dünya nimetlerinin üstüne düşmezler. İnsanların derdi dünya iken onlar nefislerini Allah'a ibadet etmekle meşgul ederler.Eskimiş elbiseler giyer , kırıntılarla karınlarını doyururlar. Onları saç baş dağınık, toz duman içinde görürsün. İnsanlar onların hasta olduğunu sanırlar: ama hasta değillerdir. İnsanlar onların akli dengelerinin bozuk olduğunu sanırlar; ama akli dengeleri bozuk değillerdir. Aksine insanların yreklerine hüzün katmışlardır. Akılları başlarından gitmiş sanırsın, kalpleriyle "bir" şeye nazr ettikleri için akılları dünyadan uzklaşmıştır. Onlar dünya ehli yanında akıllarıyla yürümezler. Ey Usame! insanların akıllarının başlarından gideceği gün onların akılları başlarıda olur."
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ruh-ul Kuds

15/11/2005

Ruhu'l Kuds adlı eserinin ilk kısmında Muhyiddin ibni Arabi nefsi ile arasındaki muhaveresinden sözeder. Paygamberleri ve sahabeleri örnek göstererek nefsinin kibrini kırmaya çalışır nefis ile sahabe ve tabiini karşılaştırır. Ve Veysel Karani'ye gelir sıra.

Veysel Karani akşama girdiğinde "bu gece rüku gecesidir" der ve sabaha kadar rüku eder. Başka bir akşama girdiğinde "bu gece secde gecesidir" der ve sabaha kadar secde eder. Akşam olunca ihtiyacı dışındaki bütün giyecek ve yiyecekleri sadaka olarak dağıtır ve "Allah'ım bir kimse aç olduğu için ölürse bundan beni sorumlu tutma.Allah'ım bir kimse elbisesiz olduğu için ölürse bundan beni sorumlu tutma." derdi..

İbni Arabi der ki Veysel Karani hangi makamda olduğunu bilyor idi. O hangi gecenin secde gecesi hangi gecenin rüku gecesi olduğunu da biliyor idi. O Beyazıd-ı Bistami gibi değildi:Beyazıd şöyle derdi:Geceye girdiğim zaman onu secdede veya rükuda geçirmek isterim, namaza dururum ve rüku etmem,secde ederim, bazende sede etmem rüku ederim..Veysel Karani'nin hali Kutbun halidir.

ibni arabi'nin nefsi söze karışır ve derki: Efendim benim hakkımda karar vermede acele etme.Bana göre Hallac-ı Mansur, Veysel Karani'nin üstündedir, çünkü o şöyle derdi: "Bir adam yirmi gün boyunca bir şey yemeden oturur ve ona bir yiyecek gelirse ve bu adam o şehirde kendinden daha çok bu yemeğe ihtiyacı olan birini bildiği halde yerse o yiyeceği makamından aşağı düşer." Oysa Veysel(ra) ancak yiyecek ve giyeceğinin fazlasını verirdi. Önce kendi ihtiyacını ayırır, sonra artanı gücü dahilinde her gece ihtiyacı olana dağıtırdı. Buna ne dersin?

ibni Arabi şöyle der nefsinin bu sorusuna: "bilesin ki ey nefis Arif, Hallac gibi hal sahibi olunca, nefsiyle başkalarını ayırır, nefsine şiddet ve baskı ile muamele eder, başkalarının nefsine ise şefkat ve merhamet ile muamele eder. Arif bir üstün bir makama yerleşince nefsi ona yabancı olur ve kendi nefsi ile başkalarının nefsi arasında bir ayrım yapmaz. Başkaları ne kadar kendisine yabancı ise kendi nefsi de o kadar ona yabancıdır. Böylece başkalarına göstereceği şefkat ve merhameti kendi nefsine de gösterir. Çünkü kendi nefsi de ona yabancıdır. Kendisi yükseklere çıkmış nefside hemcinsleri ile beraber aşağılarda kalmıştır. Bu yüzden başkalarına acıdığı gibi kendi nefsine de acır. Sadaka veren arif kişi sadaka dağıtmak üzere çıktığında karşılaştığı ilk yoksula sadakasını verir. Ama onu bırakıp başka bir yoksula vermek üzere yoluna devam ederse, kuşkusuz rabbinin rızasından nefsinin hevasına uymaya intikal etiş olur ve ariflerin divanından çıkar. Çünkü bu risalet gibidir. Risaleti tebliğ hususunda insanlar arasında ayrım yapılmaz. Resul karşılaştığı ilk insana "kulu La ilahe ilallah tuflihu" der.."

"Hiç şüphesiz bu arife, yüce yaratıcı bir rızık bahşettiği zaman, bu rızkın hayvani nefisler alemine gönderildiğini bilir. Kendisine iletilen bu rızkı, söz konusu nefislere ulaştırmak için aklının huzurundan nefisler arzına iner. İlk karşılaştığı da kendi nefsidir. Kendi nefsi onun kapısına bağlıdır. Kapıyı açar açmaz onunla karşılaşır. Böylece nefis emanetini ondan ister. O da nefsine başkalarına göre öncelik verir."

"Resul(s.a.v) de "iyiliği önce kendi nefsine yap. Sonra ailene akrabalarına yap" der. Nitekim sırlarda Hakk'ın yanından rahmet kapısı aracılığı ile çıktıklarında hangi kalbin bu sırlara yöneldiği, hangi kalbin kapı yanında durup istediği görilse sır vve hükümlerden o kalbin payına düşen oracıkta verilir. Onun payı onda görülen açlık susuzluk zelillik muhtaçlıkla orantılıdır. Bunlar Allah'ın has kullarıdır."

"Hallac'ın menzili ile Veysel'in menzili arasında çok büyük fark vardır. Bak: yüceliğine rağmen bu makam, nasılda sahibinin zahiri itibarı ile avamın hallerine benziyor. Çünkü avamdan insanlarda ilk olarak kendi nefislerine karşı cömert davranırlar.." Muhyiddin ibni Arabi-- Ruh'ul Kuds (kitsan - vahdeddin ince)
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Sonraki Sayfa

Blogcu.com bir BERIL Tech hizmetidir.